<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Metin Akgün &#8211; Elazığda Güçlü Haber Sitesi</title>
	<atom:link href="https://elazigdagucluhabergazetesi.com/author/metinakgun/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://elazigdagucluhabergazetesi.com</link>
	<description>elazığ haber</description>
	<lastBuildDate>Mon, 09 Mar 2026 20:33:07 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.9.4</generator>
	<item>
		<title>Bir Öğretmeni Kaybetmek</title>
		<link>https://elazigdagucluhabergazetesi.com/2026/03/09/bir-ogretmeni-kaybetmek/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Metin Akgün]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 09 Mar 2026 20:33:07 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Uncategorized]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://elazigdagucluhabergazetesi.com/?p=14552</guid>

					<description><![CDATA[Toplumları ayakta tutan en güçlü sütunlardan biri eğitimdir. Ancak eğitim yalnızca kitaplardan, sınavlardan ve müfredatlardan ibaret değildir. Eğitim; bir güven ilişkisidir, bir değer aktarımıdır. En önemlisi de istiklâl ve istikbalimizin..]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<figure id="attachment_13280" aria-describedby="caption-attachment-13280" style="width: 150px" class="wp-caption alignleft"><img decoding="async" src="https://elazigdagucluhabergazetesi.com/wp-content/uploads/2025/05/04733ff9-efe9-4ebf-a977-5ea1e1bb55b6-150x150.jpg" width="150" height="150" data-srcset="https://elazigdagucluhabergazetesi.com/wp-content/uploads/2025/05/04733ff9-efe9-4ebf-a977-5ea1e1bb55b6.jpg 2x" alt="Metin Akgün" class="avatar avatar-150 wp-user-avatar wp-user-avatar-150 photo" /><figcaption id="caption-attachment-13280" class="wp-caption-text">METİN AKGÜN</figcaption></figure>
<p>Toplumları ayakta tutan en güçlü sütunlardan biri eğitimdir. Ancak eğitim yalnızca kitaplardan, sınavlardan ve müfredatlardan ibaret değildir. Eğitim; bir güven ilişkisidir, bir değer aktarımıdır. En önemlisi de istiklâl ve istikbalimizin teminatı olan çocuklarımızı hayata hazırlama sürecidir.</p>
<p>Bu yüzden bir öğretmenin hayatını kaybetmesi, hele ki öğrencisi tarafından katledilmesi yalnızca bir asayiş haberi değildir. Bu olay aynı zamanda eğitim sistemimize tutulmuş acı ve sarsıcı bir aynadır.</p>
<p>2 Mart 2026 günü ana haber bültenleri için sıradan bir gün gibi başlamıştı. Ancak İstanbul’un Çekmeköy ilçesindeki Taşdelen Borsa İstanbul Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi’nde yaşanan bıçaklı saldırı, gündemin yönünü bir anda değiştirdi.</p>
<p>Genç bir öğretmen…<br />
Fatma Nur Çelik…</p>
<p>Görev yaptığı okulda öğrencisi tarafından katledildi.</p>
<p>Bu acı haber yalnızca ailesini ve eğitim camiasını değil, vicdan sahibi herkesi derinden yaraladı.</p>
<p>Çünkü öğretmen; bir öğrencinin hayatına yön veren, ona sadece bilgi değil aynı zamanda insan olmanın anlamını öğreten kişidir. Böyle bir bağın böylesine vahşi bir şekilde son bulması, hepimizi aynı soruyla yüz yüze bırakıyor:</p>
<p>Bir okulda, bir eğitim kurumunda böyle bir olay nasıl yaşanabilir?</p>
<p>Asıl sormamız gereken soru belki de şudur:</p>
<p>Biz çocuklarımızı gerçekten hayata hazırlayabiliyor muyuz?</p>
<p>Bugün eğitim sisteminin merkezinde çoğu zaman akademik başarı var. Sınavlar, testler, puanlar ve sıralamalar… Öğrencilerin başarısı büyük ölçüde bu ölçütlerle değerlendiriliyor.</p>
<p>Oysa insanı insan yapan yalnızca bilgi değildir.</p>
<p>Saygı, empati, sabır, merhamet ve sorumluluk gibi değerler de en az akademik başarı kadar önemlidir.</p>
<p>Eğer bir öğrenci öfkesini kontrol edemeyecek bir noktaya geliyor ve öğretmenine karşı şiddet uygulayabiliyorsa, bu yalnızca bireysel bir sorun değildir.</p>
<p>Bu tablo; aileyi, okulu, toplumu ve kültürü ilgilendiren çok daha derin bir meseleyi işaret eder.</p>
<p>Unutmayalım…</p>
<p>Öğretmen bir toplumun geleceğini inşa eden mimardır. Bir ülkenin yarınları sınıf tahtalarının önünde şekillenir. Ancak öğretmenin saygınlığının zedelendiği, otoritesinin tartışıldığı ve psikolojik olarak yalnız bırakıldığı bir ortamda sağlıklı bir eğitim iklimi oluşturmak kolay değildir.</p>
<p>Bugün öğretmenlerden yalnızca ders anlatmaları değil; aynı zamanda psikolog, rehber ve sosyal destek sağlayan bireyler gibi davranmaları bekleniyor. Ancak bu ağır sorumlulukları yerine getirirken onların güvenliğinin ve saygınlığının da korunması gerekiyor.</p>
<p>Bir başka önemli mesele de öğrencilerin ruh sağlığıdır.</p>
<p>Modern eğitim sistemlerinde yalnızca akademik başarı değil, öğrencilerin psikolojik gelişimi de yakından takip edilir. Okullarda güçlü psikolojik danışmanlık mekanizmaları bulunur. Öğrencilerin öfke kontrolü, sosyal becerileri ve duygusal gelişimleri desteklenir.</p>
<p>Çünkü eğitim yalnızca bilgi öğretmek değildir.</p>
<p>Eğitim insan yetiştirmektir.</p>
<p>Bu acı olaydan sonra yalnızca üzülmek yetmez. Ders çıkarmak zorundayız.</p>
<p>Değerler eğitimi güçlendirilmelidir.<br />
Okullarda psikolojik destek sistemleri etkin hâle getirilmelidir.<br />
Öğretmenlerin mesleki saygınlığı korunmalıdır.<br />
Aile ile okul arasındaki iş birliği güçlendirilmelidir.</p>
<p>Çünkü bir çocuğun karakter eğitimi yalnızca okulun sorumluluğuna bırakılamaz.</p>
<p>Bu acı olay hepimizi derinden yaraladı.</p>
<p>Ancak her kriz aynı zamanda bir uyanış fırsatıdır. Eğer doğru dersleri çıkarabilirsek, eğitim sistemimizi daha güçlü, daha insani ve daha güvenli hâle getirebiliriz.</p>
<p>Unutmayalım:</p>
<p>Bir öğretmeni kaybetmek yalnızca bir insanı kaybetmek değildir.</p>
<p>Bir neslin rehberini kaybetmektir.</p>
<p>Fatma Nur Çelik öğretmeni bir haber başlığı olarak değil, eğitimde daha insani bir gelecek kurma sorumluluğu olarak hatırlamalıyız.</p>
<p>Çünkü gerçek eğitim, yalnızca zihinleri değil; kalpleri de eğitebildiğimiz gün başlayacaktır.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yalnızlık, Kalabalıkta Başlıyor…</title>
		<link>https://elazigdagucluhabergazetesi.com/2026/01/25/yalnizlik-kalabalikta-basliyor/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Metin Akgün]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 25 Jan 2026 16:38:03 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Uncategorized]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://elazigdagucluhabergazetesi.com/?p=14483</guid>

					<description><![CDATA[Sosyal medyada denk geldiğim “Ah Ah, Nerede O Eski Günler? “ başlıklı bir paylaşımı birden fazla izledim. Sanırım yapay zekada da düzenlenmiş bu paylaşım. Yaşadığımız sorunlarımızın belki de ana eksenine..]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<figure id="attachment_13280" aria-describedby="caption-attachment-13280" style="width: 150px" class="wp-caption alignleft"><img decoding="async" src="https://elazigdagucluhabergazetesi.com/wp-content/uploads/2025/05/04733ff9-efe9-4ebf-a977-5ea1e1bb55b6-150x150.jpg" width="150" height="150" data-srcset="https://elazigdagucluhabergazetesi.com/wp-content/uploads/2025/05/04733ff9-efe9-4ebf-a977-5ea1e1bb55b6.jpg 2x" alt="Metin Akgün" class="avatar avatar-150 wp-user-avatar wp-user-avatar-150 photo" /><figcaption id="caption-attachment-13280" class="wp-caption-text">METİN AKGÜN</figcaption></figure>
<p>Sosyal medyada denk geldiğim “Ah Ah, Nerede O Eski Günler? “ başlıklı bir paylaşımı birden fazla izledim. Sanırım yapay zekada da düzenlenmiş bu paylaşım. Yaşadığımız sorunlarımızın belki de ana eksenine işaret ediyordu…</p>
<p>Bu paylaşımda bir minik “BEBİŞE” mikrofon uzatılıyor ve “Neden dertlisin bebiş” sorusu yöneltiliyordu.</p>
<p>“BEBİŞ” kendisine yöneltilen bu soruya verdiği cevapta;<br />
Ah ah bacım, nerede o eski günler, komşuluk, akrabalık bitmiş, kimse kimsenin kapısını çalıp da “bir çay demle de iki lafın belini gırah demiyo”. Herkes porsuk gibi inine çekilmiş, elindeki telefonun ekranına gömülmüş halde, kurtarabilirsen kurtar. Sonra da kalkıp, “biz niye yalnızız diye ağlaşıyor…” Bir bardak çayın hatırını bilmeyen yoz insanlar olduk… Tüh tüh kalıbımıza…” Neyse bacım gözlerim doldu, ağlayacam şimdi…. Kapat…” diyen paylaşımı dinledim ve düşündüm…</p>
<p>Yalnızlık nedir diye sorulduğunda; yaygın tanımlamada; çoğu zaman, “boş bir odada tek başına oturmaktır,” denerek açıklanır. Bu genel açıklamanın ışığında; çok düşündüm. Gerçekten niçin yalnızlaştık… Oysa ıssız adada veya dağda mahsur da değildik. Gönül dostlarıyla özel sohbetlerde sordum, aldığım cevaplardan hareketle yazmaya yöneldim… Gönül dostlarıyla yaptığım sohbetlerde fark ettim ki “Yalnızlık Kalabalıkta Başlıyor…”</p>
<p>Yalnızlık nedir? Sorusunun kavramsal karşılığı; “…bir insanın boşluk duygusuyla karışık, kendini dünyadan kopmuş hissetme duygusudur. Yalnızlık, arkadaş eksikliğinden veya başkalarıyla birlikte olma arzusundan daha da öteye giden bir duygudur…” diye sıralanan açıklamalar var. Açıklamaların devamında; “…gerçek yalnızlık, çevrende aynı hayalleri paylaştığın kimsenin olmamasıdır. İçimizdeki boşluk hissi, geçmişte takılı kalma ve anı yaşayamama da bizi yalnızlaştırabildiği, yaşadığımız travmaların ardından bağlanma korkusundan kaynaklanan, güvenli bağlanamama nedeni ile de ortaya çıkabildiğine dikkat çekildiği hususları da göz önünde bulundurarak değerlendirdiğimizde; asıl yalnızlık, kalabalıkların ortasında, seslerin yükseldiği, insanların birbirine dokunduğu ama kimsenin kimseye gerçekten temas etmediği anlarda başladığı da önemli bir husus olduğunu düşünüyorum. Böyle bir süreçte; dışarıdan bakıldığında hareket, gülüş, sohbet vardır; fakat içeride derin bir sessizlik yankılanır…</p>
<p>Günümüz dünyasında insanlar birbirine hiç olmadığı kadar yakın görünüyor. Gerek çalıştığımız, gerek yaşadığımız her ortam kalabalık değil mi? Aynı ofislerde çalışıyor, aynı sokaklardan geçiyor, aynı ekranlara bakıyoruz. Fakat bu fiziksel yakınlık, çoğu zaman ruhsal bir mesafeyi de gizliyor. Paylaşımın yerini gösteriş, sohbetin yerini bildirim, dinlemenin yerini aceleyle verilen cevaplar aldığında, insan kendisini görünmez hissetmeye başlıyor bir anda&#8230;</p>
<p>Yalnızlık, aslında bir iletişim eksikliğinden çok, bir anlaşılma eksikliğinin sonucudur. Yanımızda insanlar olabilir; fakat kalbimizin yükünü, korkularımızı, kırılganlıklarımızı güvenle bırakabileceğimiz bir omuz bulamazsak, kalabalıklar içindeki varlığımız anlamını yitirir. Bu yüzden yalnızlık, insanın dünyayla değil, çoğu zaman kendisiyle kuramadığı bağda büyür.</p>
<p>Bir önceki yazılarımda da vurguladığım bir husus vardı… Medeniyet Medeniyet Diyoruz ya” başlıklı yazımızda; “medeniyet kavramının günümüzde yanlış yorumlandığına dikkat çektik. Batı medeniyetinin insanlara &#8220;incelik ve zarafet&#8221; vaat ederken, aslında onları samimiyetten uzaklaştırdığına dikkat çekerken, bize özendirme suretiyle dayatılan, “Zarafet ve incelikteki ifrat derecesi, rahatın keyfe, güzelin fanteziye dönüştüğü noktada ortaya çıktığına. zarafet; inceliği verirken, karşılığında içtenliğimizi, samimiyetimizi aldığını, bu yaşayış sürecinde de bizi biz kılan değerlerden uzak olan, bize, kendimize ait olmayan bir yaşayış içerisine hapsolduğumuza dikkat çekerken, bize, kendimize ait olmayan bir hayata mahkûm ederken, bizi, dolayısıyla insanı küçülttüğüne” dikkat çekmiştim.</p>
<p>Bizi biz kılan değerlerden kopan toplumda bu değişim hızlandıkça ilişkiler yüzeyselleşiyor. Zaman kaygısı, performans baskısı, “başarılı görünme” zorunluluğu, insanın iç dünyasını geri plana itiyor. Kimse düşmek, yorulmak, yardıma ihtiyaç duymak istemiyor. Oysa insanı insana en çok yaklaştıran, en derin ilişkiler, tam da bu kırılgan anlarda kurulur. Yalnızlık, kırılganlığın gizlenmesi, saklanan yaralarla büyürken; yakınlık ise onun paylaşılmasıyla azalır.</p>
<p>Bu tablo karşısında, böyle bir çağda yapılması gereken şey, insanı yeniden “dinlemek”tir. Çocuğun masum sorusunu, yaşlının hafızasında gezinen hatıraları, gencin içini kemiren kaygısını, bir dostun kelimelere dökemediği sessizliği… Dinlemek; düzeltmek için değil, varlığımızla eşlik edebilmek, yanında olduğumuzu hissettirmek içindir. Çünkü insan, kendini anlatabildiği yerde değil; anlaşıldığını hissettiği yerde iyileşir.</p>
<p>Yalnızlık kalabalıkta başlar; fakat kalabalığın içindeki küçük, sahici temaslarla azalır. Bir tebessüm, içten bir “nasılsın?”, yargısız bir sohbet, insanın ruhuna kapı açar. Belki dünyayı değiştirmeyiz, ama bir insanın dünyasında anlamlı bir fark oluşturabiliriz&#8230;<br />
Sonuçta hepimiz, görülmek, duyulmak ve değer verilmek isteriz. Bizi birbirimize yaklaştıracak olan, daha fazla kalabalık değil, daha derin ilişkiler, daha gerçek bağlardır. Ve belki de asıl cesaret, kalabalıkta kaybolmak yerine, birinin yanına oturup onu dinlemek, onunla duygusal bağ kurarken, bir bardak çayın sıcaklığında “iki lafın belini kırarken, gönül dünyasında yer edinmek, dar da kaldığında hiçbir kaygı duymadan arayabilecek bir dostluk köprüsünü kurmak, bu köprünün çıkarsız olduğunun farkındalığında yaşamın ana eksenine oturtmaktır…</p>
<p>Asıl sorun bu noktada başlıyor ki, kaybederken, yarını kazanmak için, istiklal ve istikbalin teminatı olacak gençlerimizi, çocuklarımızı bu değere sahip kılmak için neyi, nasıl yapmalıyız… Bu ana eksende ciddi çalışmalar yapılması gerektiğini düşünüyoruz yarın daha geç kalmadan&#8230;</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mutlu Olmayı İstiyor muyuz?</title>
		<link>https://elazigdagucluhabergazetesi.com/2025/11/23/mutlu-olmayi-istiyor-muyuz/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Metin Akgün]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 23 Nov 2025 11:51:10 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Uncategorized]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://elazigdagucluhabergazetesi.com/?p=14389</guid>

					<description><![CDATA[Bir önceki yazımızda insanın hayatı boyunca pek çok şeyin peşinden koştuğuna, (başarı, para, statü, güvenlik…) ancak çoğu zaman bu arayışların merkezinde asıl hedefi unuttuğuna dikkat çekmiş, mutlu olmayı unuttuğumuza dikkat..]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<figure id="attachment_13280" aria-describedby="caption-attachment-13280" style="width: 150px" class="wp-caption alignleft"><img decoding="async" src="https://elazigdagucluhabergazetesi.com/wp-content/uploads/2025/05/04733ff9-efe9-4ebf-a977-5ea1e1bb55b6-150x150.jpg" width="150" height="150" data-srcset="https://elazigdagucluhabergazetesi.com/wp-content/uploads/2025/05/04733ff9-efe9-4ebf-a977-5ea1e1bb55b6.jpg 2x" alt="Metin Akgün" class="avatar avatar-150 wp-user-avatar wp-user-avatar-150 photo" /><figcaption id="caption-attachment-13280" class="wp-caption-text">METİN AKGÜN</figcaption></figure>
<p>Bir önceki yazımızda insanın hayatı boyunca pek çok şeyin peşinden koştuğuna, (başarı, para, statü, güvenlik…) ancak çoğu zaman bu arayışların merkezinde asıl hedefi unuttuğuna dikkat çekmiş, mutlu olmayı unuttuğumuza dikkat çekerken, bunun bedeli olan aile saadetini kaybederken, gönül huzurumuzun kaybı şeklinde ödediğimize işaret etmiştim.</p>
<p>Birçok insan “mutlu olmayı” hak ettiğini düşünür ama bunu gerçekten istemek için bir adım atmaz. İstemek, sadece dilemek değildir; bir farkındalıktır. Hayatın karmaşası içinde durup kendine “Ben neyle mutlu olurum?” sorusunu sormaktır. Çünkü çoğu zaman mutsuzluğumuz, ne istediğimizi bilmemekten kaynaklanır. Yaşımız ne olursa olsun, kendimize “Mutlu Olmak İstiyor muyum?” sorusunu hiç sorduk mu? Sorduksa cevabımız ne oldu, bu soru ekseninde istirham etsem düşünür müyüz? Cevabınız sizde kalsın… Bireysel bağlamda değişimin, bu sorumuza dönük düşünmeyle başlayacağını düşünüyorum.</p>
<p>Unutmamak lazım ki; mutlu olmayı istemek, bir farkındalık halidir. Kendi iç sesine dönüp “Ben gerçekten neyle mutlu olurum?” diye sormaktır. Çünkü çoğu zaman mutsuzluğumuz, ne istediğimizi bilmemekten kaynaklanmıyor mu? Hayatın koşturmacasında durup bu soruyu kendine sormak, insanın kendi yaşamını yeniden keşfetmesidir.</p>
<p>Mutluluk istemek, aynı zamanda sorumluluk almak demektir. Kendi hayatının direksiyonuna geçmek, başkalarının çizdiği yolları değil, kendi yolunu seçmek demektir. “Keşke”lerle değil, “iyi ki”lerle dolu bir yaşam kurmak da bu cesareti gerektirir. İnsan mutlu olmayı seçtiğinde, en zor anlarında bile içindeki ışığı korumayı başarır.</p>
<p>Elbette her anın mükemmel, her günün her anın huzurlu olmasını beklemek gerçekçi olmayacağı gibi, mümkün değildir. Fakat mutluluğu bir hedef değil, bir yaşam biçimi haline getirmek mümkündür. Bir tebessümle başlayan sabah, bir teşekkürle biten akşam, bir dostla paylaşılan samimi bir an… İşte tüm bunlar, mutlu olmayı gerçekten isteyen insanın eseridir.<br />
Belki de mutluluk, büyük olaylarda değil; sadeleşmekte, affetmekte, kabullenmekte gizlidir. Dünyayı değiştiremeyiz belki, ama bakış açımızı değiştirebiliriz. Çünkü mutluluk, bir durum değil; dünyaya bakış biçimidir.<br />
Ve her şeyin başlangıcı bir cümlede gizlidir:<br />
“Ben mutlu olmayı istiyorum.”</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sorunlu ya da Sorumlu Olmak Elimizde! (2)</title>
		<link>https://elazigdagucluhabergazetesi.com/2025/10/14/sorunlu-ya-da-sorumlu-olmak-elimizde-2/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Metin Akgün]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 14 Oct 2025 16:57:20 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Uncategorized]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://elazigdagucluhabergazetesi.com/?p=14306</guid>

					<description><![CDATA[Bir önceki yazımıza kavramsal açıklamayla başlamış; “Sorumluluk, bireyin kendisine, çevresine ve topluma karşı yerine getirmesi gereken görevleri fark etmesi ve bu görevleri içselleştirmesi” olduğuna dikkat çekmiş, “Sorumlu Olmak” kriterini, “Toplumsal..]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<figure id="attachment_13280" aria-describedby="caption-attachment-13280" style="width: 150px" class="wp-caption alignleft"><img loading="lazy" decoding="async" src="https://elazigdagucluhabergazetesi.com/wp-content/uploads/2025/05/04733ff9-efe9-4ebf-a977-5ea1e1bb55b6-150x150.jpg" width="150" height="150" data-srcset="https://elazigdagucluhabergazetesi.com/wp-content/uploads/2025/05/04733ff9-efe9-4ebf-a977-5ea1e1bb55b6.jpg 2x" alt="Metin Akgün" class="avatar avatar-150 wp-user-avatar wp-user-avatar-150 photo" /><figcaption id="caption-attachment-13280" class="wp-caption-text">METİN AKGÜN</figcaption></figure>
<p>Bir önceki yazımıza kavramsal açıklamayla başlamış; “Sorumluluk, bireyin kendisine, çevresine ve topluma karşı yerine getirmesi gereken görevleri fark etmesi ve bu görevleri içselleştirmesi” olduğuna dikkat çekmiş,<br />
“Sorumlu Olmak” kriterini, “Toplumsal Uyumun Zedelenmesi” riski ekseninde değerlendirmiş,<br />
“Sorumlu Olmak” kriterini önemseyerek, bu doğrultuda “Seçim Sürecini” bireysel İrade ve Sosyal Çevre ekseninde değerlendirirken, sorunlu ya da sorumlu birey olmanın elimizde olduğuna dikkat çekmiştik.</p>
<p>Bu yazımızda “Sorumluluk Sahibi Olmanın, Hayata Hazırlanmada Önemli Bir Kriter” olduğuna dikkat çekerek, hedefe dönük, somut düşüncelerimizi paylaşmanın anlamlı olacağını düşünüyorum…</p>
<p>Eğitimde bilgi odaklı bir sürece yönelirken, istiklal ve istikbalimizin teminatı olacak çocuklarımızı hayata hazırlamada eksik kaldığımızın farkında bile değiliz…</p>
<p>Hayata hazırlanmanın önemli bir kriteridir “Sorumluluk” sahibi olmak.<br />
Sorumluluk; bir görevi üstlenme, bu görevin gereklerini yerine getirebilme ve bu sürecin olumlu ve olumsuz yanlarının sonuçlarını yüklenebilme anlamına gelir. Sorumlu bir çocuk; Kendine güvenli, bağımsız davranabilen, yaptığı işi sonuna kadar götürebilen, davranışlarının sonuçlarına katlanabilen, kendi kararlarını kendi verebilen ve bu kararları verirken elindeki kaynakları kullanabilen ve bağımsız davranabilen bireydir.</p>
<p>Sorumluluk bilincini kazanmak, oldukça uzun bir süreç olmakla birlikte, özellikle küçük yaşlarda kazanılmaya başlanması gereken bir değerdir.</p>
<p>Bir bebek dünyaya geldiği ilk andan itibaren çevresinde sezinlediği olaylardan etkilenir. Anne-babanın özenli yaklaşımları, bebeğin ihtiyaçlarına karşı gösterdikleri duyarlılıkları, bebeğin gereksinimlerini zamanında karşılamaları ile gelişmeye başlayan sorumluluk duygusu, ebeveynlerin çocuklarının yaşlarına uygun bazı görevleri vermesiyle de yerleşmeye başlar ve bir bilinç haline gelir.</p>
<p>Bir çocuğun sorumluluk alabilmesi için öncelikle öz güveninin pekiştirilmesi, yüreklendirilmesi, alacağı sorumluluğun tarifi ve nedenleri, sorumluluğu yerine getirmede güçlük çektiği zamanlarda olası nedenlerin tartışılması ve bunların geri bildirimi gereklidir.</p>
<p>Anne ve babaların sorumluk kavramını çocukları ile paylaşmaya başlamalarından önce kendi sorumluluk anlayışlarını algılamalarında ve bu konuda eleştirel olmalarında büyük yarar vardır.</p>
<p>Sorumluluk Bilinci Nasıl Kazandırılmalıdır?<br />
Her birey farklıdır ve sorumluluk bilinci de çocuktan çocuğa farklılık gösterir. Bu süreç içerisinde çocukların bireysel farklılıkları muhakkak dikkate alınmalıdır.</p>
<p>Bu bilinci kazandırma konusundaki en önemli nokta; anne babaların çocukların yapması gereken işleri, görevleri yapmayı bırakmaları ve çocuklarının kendi görevlerini kendilerinin yerine getirmeleri gerektiği konusunda ısrarcı olmalarıdır.</p>
<p>Anne-babalar; çocuklarının yapabilecekleri şeyleri kendileri yaparak, yaşamları boyunca ihtiyaç duyabilecekleri karar verebilme, seçim yapabilme, irade kullanabilme, girişken davranabilme, gibi becerilerin gelişimini de engellemiş olurlar.</p>
<p>Sorumluluk bilinci kazandırırken özellikle üzerinde durulması gereken noktalar şunlardır:<br />
* Çocuğunuza yaş dönemine uygun, ufak sorumluluklar yükleyin ve onları gerçekleştirmesinde kendisine yardımcı olun. Bu sorumlulukların üstesinden geldiğinde, başardığında onu takdir etmeniz, ilgi ve şefkatinizin artması yanında bir de bir işi başarmış olmanın doğuracağı mutluluk ve gurur duygusu ona cesaret verecek ve gittikçe daha önemli sorumluluklar yüklenmeye yöneltecektir.<br />
* Çocuğunuza, istediğinizi yapmaz ise sonucun ne olacağını ve bundan da kendisinin sorumlu olacağını söyleyin. Örneğin ‘‘Oyuncaklarını toplamamaya devam edersen, bir süre için onları kaldırmak zorunda kalacağım.’’ gibi cümleler dile getirilebilir.<br />
* Söylediğiniz sözün arkasında durun ve asla yerine getiremeyeceğiniz sözler sarf etmeyin. Büyük olasılıkla çocuğunuz ısrarla istemediğiniz şekilde davranacaktır. Ancak sizin dediklerinizi yapacağından emin olursa davranışını değiştirecektir. Siz tutarlı ve kararlı olduğunuz sürece çocuğunuz davranışlarının sonucundan kendisinin sorumlu olduğunu ve yapması gereken bir işi yapmazsa sonuçlarına katlanması gerektiğini öğrenecektir.<br />
* Sorumluluk, özellikle anne-babanın sorumluluk bilinci içinde rollerini yerine getirmesiyle mümkün olur. Evde annelik görevini yeterince yerine getiremeyen, kendi sorumluluğunun bilincinde olmayan bir anne, çocuğundan sorumluluk bekleyemez. Bu nedenle anne-babalar öncelikle kendi sorumluluklarına dikkat etmelidirler.<br />
* Onun adına düşünmek yerine, kendi başına düşünmesini sağlayın. Sorununu çözmek yerine, kendi sorununu çözmesine fırsat vermeniz, çocuğunuzun sorumluluk duygusunu geliştirecektir.<br />
* Çözüm yolları üretirken çocuğunuza da seçme hakkı tanıyın.<br />
* Olaylar gerçekleşirken biraz uzakta durup olayın yaşanmasına imkan verin. Böylece çocuk yaptığı davranışın sonuçlarını da görmüş olacaktır.<br />
* Şimdiye dek kullandığınız ve bir işe yaramayan cezalandırma yöntemlerini bırakın. Yukarıda yazdığımız tüm bu sorumluluk geliştirme yöntemlerini uygularken üzerinde durulması gereken en önemli noktalardan bir diğeri ise anne-baba arasındaki tutum birliğidir. Anne bu konudaki önerileri uygulamaya çalışırken baba koruyucu bir tutum sergileyip çocuğuna sorumluluk vermekten kaçınıyor ya da çocuğun sorumluluklarını kendisi gerçekleştiriyorsa veya tam tersi bir durum varsa yani anne aşırı koruyucu bir tutum sergiliyorsa; çocuk yine sorumluluk duygusunu geliştiremeyecektir.</p>
<p>Sorumlu Bir Davranış Geliştirirken;<br />
* Öncelikle çocuk bu davranış ile ilgili olarak bilgilendirilmelidir. Çocuğun bu davranış değişimine niçin ihtiyaç duyulduğunu anlaması önemlidir.<br />
* Daha sonraki adım olarak çocuğun bu davranışı gösterip gösteremediği gözlemlenmeli çocuk bu süreç içerisinde takip edilmelidir. Davranışın ne kadar sürede yapıldığı ya da yapılıp yapılmadığı zamanları belirlemek de önemlidir.<br />
* Gerekli gözlemler yapıldıktan sonra çocuğa davranışı ile ilgili geribildirim verilmesi gereklidir. Eğer sorumlu davranış sayısında artma söz konusu ise olumlu pekiştireçler verilerek motivasyon arttırılmalıdır. Eğer sorumlu davranışın ortaya çıkmasında sıkıntılar varsa, bu sıkıntılar ve olası nedenlerinin çocukla paylaşılması gerekir.<br />
* Tüm bu süreç içerisinde özellikle sabırlı ve kararlı olmak çok önemlidir.</p>
<p>Çocuklarımız için yarını kazanmak yönünde bugün tutarlı olmak, sorumluluk duygusunu nefsimizde yaşamakla başlamak gerek. Çocuklarımızdan istiyorsak, nefsimizde doğruyu yaşayarak, doğru model olarak yarını kazanabiliriz.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sorunlu ya da Sorumlu Olmak Elimizde! (-1-)</title>
		<link>https://elazigdagucluhabergazetesi.com/2025/10/04/sorunlu-ya-da-sorumlu-olmak-elimizde-1/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Metin Akgün]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 04 Oct 2025 18:23:55 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Uncategorized]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://elazigdagucluhabergazetesi.com/?p=14291</guid>

					<description><![CDATA[Toplumların gelişmişlik düzeyini belirleyen unsurların başında, bireylerin sorumluluk bilinci gelmektedir. Sorumluluk, bireyin kendisine, çevresine ve topluma karşı yerine getirmesi gereken görevleri fark etmesi ve bu görevleri içselleştirmesi olarak tanımlanabilir (Yavuzer,..]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<figure id="attachment_13280" aria-describedby="caption-attachment-13280" style="width: 150px" class="wp-caption alignleft"><img loading="lazy" decoding="async" src="https://elazigdagucluhabergazetesi.com/wp-content/uploads/2025/05/04733ff9-efe9-4ebf-a977-5ea1e1bb55b6-150x150.jpg" width="150" height="150" data-srcset="https://elazigdagucluhabergazetesi.com/wp-content/uploads/2025/05/04733ff9-efe9-4ebf-a977-5ea1e1bb55b6.jpg 2x" alt="Metin Akgün" class="avatar avatar-150 wp-user-avatar wp-user-avatar-150 photo" /><figcaption id="caption-attachment-13280" class="wp-caption-text">METİN AKGÜN</figcaption></figure>
<p>Toplumların gelişmişlik düzeyini belirleyen unsurların başında, bireylerin sorumluluk bilinci gelmektedir. Sorumluluk, bireyin kendisine, çevresine ve topluma karşı yerine getirmesi gereken görevleri fark etmesi ve bu görevleri içselleştirmesi olarak tanımlanabilir (Yavuzer, 2016: 42). Buna karşın sorumluluktan uzaklaşan bireyler, toplumsal yapının uyumunu zedeleyen “sorunlu” davranış kalıpları geliştirmekte; böylece hem bireysel hem de toplumsal düzeyde çözülmelere yol açmaktadır. Bu bağlamda, “sorunlu olmak” ile “sorumlu olmak” arasındaki fark, yalnızca kişisel bir tercih değil; aynı zamanda toplumsal gelişim ve sosyal barış açısından kritik bir meseledir.</p>
<p>“Sorumlu Olmak” kriterini, “Toplumsal Uyumun Zedelenmesi” riski ekseninde değerlendirdiğimizde;<br />
Sorunlu birey, yükümlülüklerini yerine getirmeyen, görevlerini ihmal eden ve çoğunlukla suçu başkalarına atma eğiliminde olan kişidir. Toplumsal psikoloji literatüründe bu tutum, “dışsal denetim odağı” ile ilişkilendirilmektedir; yani birey kendi yaşamındaki sonuçları başkalarının ya da dışsal faktörlerin belirlediğine inanır (Rotter, 1966). Böyle bireyler:<br />
• Aile içinde iş birliğini zayıflatır,<br />
• Eğitim ortamında öğrenme süreçlerini olumsuz etkiler,<br />
• İş hayatında verimsizliğe sebep olur,<br />
• Toplumda güven ve dayanışma duygusunu zedeler.<br />
Dolayısıyla sorunlu bireylerin varlığı, yalnızca kişisel bir problem değil; sosyal sermayeyi tüketen ve toplumsal uyumu bozan bir olgu olduğu göz ardı edilmemelidir.</p>
<p>“Sorumlu Olmak” kriterini, “Bilinç ve Katkı Kültürü” ekseninde değerlendirdiğimizde;<br />
Sorumluluk, bireyin hem bireysel hem de toplumsal düzeyde yükümlülüklerini kabul etmesiyle ortaya çıkar. Sosyolojik açıdan bakıldığında sorumluluk, toplumsal düzenin sürdürülebilirliği için bir tür “ahlaki sermaye” işlevi görmektedir (Putnam, 2000: 88). Sorumlu birey:<br />
• Öz disiplin sahibidir,<br />
• Empati ve iş birliği geliştirir,<br />
• Sorunların çözümünde aktif rol üstlenir,<br />
• Adalet ve eşitlik ilkelerine bağlı kalır.<br />
Bu bağlamda sorumlu olmak, yalnızca görevleri yerine getirmek değil, aynı zamanda toplumsal gelişim sürecine katkıda bulunmak olduğunu ifade edebiliriz…</p>
<p>“Sorumlu Olmak” kriterini önemseyerek, bu doğrultuda “Seçim Sürecini” bireysel İrade ve Sosyal Çevre ekseninde değerlendirmek gerekir.<br />
Her birey yaşamında sorunlarla karşılaşır; bu noktada vereceği kararlar, onu ya “sorunlu” bir kişiliğe sürükler ya da “sorumlu” bir birey olmaya yöneltir. Eğitim, aile ve sosyal çevre, bireyin bu tercihlerinde belirleyici faktörlerdir (Demir &amp; Kaya, 2019: 134). Ancak nihai karar, bireysel iradeye bağlıdır. Birey, sorunların kaynağı olmayı seçebileceği gibi çözümün parçası olmayı da tercih edebilir. Bu durum, özgür irade ile sorumluluk arasındaki sıkı ilişkiyi göstermektedir.</p>
<p>Henüz fark etmediğimiz, gelecekte yaşayacağımız toplumsal çalkantıya neden olacak değişimleri bir bütün olarak değerlendirdiğimizde fark ediyoruz ki;<br />
Bireylerin tercihleri, yalnızca kendi yaşamlarını değil, aynı zamanda toplumsal yapıyı da doğrudan etkilemektedir. Sorunlu bireyler toplumsal yükü artırırken; sorumluluk bilincine sahip bireyler o yükü hafifletmekte, hatta gelişime dönüştürmektedir. Bu nedenle bireylere, özellikle ailede başlayan ve okullarımızda devam eden eğitim süreçlerinde sorumluluk bilinci kazandırılması büyük önem arz etmektedir. Netice itibarıyla, sorunlu ya da sorumluluk sahibi olmak elimizdedir ve bu tercihin, toplumların geleceğini belirleyecek ana eksen olduğunu düşünüyorum.</p>
<p>Öncelikli ebeveyn olarak başlayan süreçte göz ardı etmememiz gereken; toplumların geleceği, bireylerin tercihleri ve bu tercihlere dayalı oynadığımız rol ile şekilleneceği gerçeğidir. Sorunlu bireyler toplumsal yükü artırırken, sorumluluk bilincine sahip bireyler o yükü hafifletir, hatta gelişime dönüştürür. Bu nedenle, her birimizin kendimize şu soruyu sorması gerekir: “Ben sorunların kaynağı mıyım, yoksa çözümün bir parçası mıyım?”</p>
<p>Unutmayalım ki sorunlu ya da sorumlu olmak elimizde; tercihimiz yalnızca bireysel hayatımızı değil, ait olduğumuz toplumun geleceğini de belirler. Bu açıdan; “Aile Yapımızın” ve okullarımızın yeterli olup olmadığının tespiti ve iyileştirmeye ihtiyaç duyulan veri temelli belirlenen bir açık alan tespiti ve çözüm önerisi geliştirilmesi akademik çalışmalar yapılması gerektiğini düşünüyorum.</p>
<p>Kaynakça<br />
• Demir, M. &amp; Kaya, A. (2019). Sosyal Psikoloji ve Toplumsal Uyum. İstanbul: Beta Yayıncılık.<br />
• Putnam, R. D. (2000). Bowling Alone: The Collapse and Revival of American Community. New York: Simon &amp; Schuster.<br />
• Rotter, J. B. (1966). “Generalized expectancies for internal versus external control of reinforcement.” Psychological Monographs: General and Applied, 80(1), 1–28.<br />
• Yavuzer, H. (2016). Çocuk ve Eğitim. İstanbul: Remzi Kitabevi.<br />
Metin AKGÜN<br />
Eğitim Bilim Uzmanı<br />
Eğitimde Kaliteyi Geliştirme Derneği Yönetim Kurulu Başkanı</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yaşamın Ana Ekseninde Hedefimiz Ne Olmalı?</title>
		<link>https://elazigdagucluhabergazetesi.com/2025/08/29/yasamin-ana-ekseninde-hedefimiz-ne-olmali/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Metin Akgün]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 29 Aug 2025 20:20:02 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Uncategorized]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://elazigdagucluhabergazetesi.com/?p=14152</guid>

					<description><![CDATA[Yaşamın Ana Ekseninde Hedefimiz Ne Olmalı? Sorusuna dönük dostlar ile yaptığım sohbete dayalı benimle paylaşılan hususlara değinmiştim. Anasınıfı öğrencisi ile yaptığım bir sohbette ilk anda tereddütsüz verdiği ve coşku dolu..]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<figure id="attachment_13280" aria-describedby="caption-attachment-13280" style="width: 150px" class="wp-caption alignleft"><img loading="lazy" decoding="async" src="https://elazigdagucluhabergazetesi.com/wp-content/uploads/2025/05/04733ff9-efe9-4ebf-a977-5ea1e1bb55b6-150x150.jpg" width="150" height="150" data-srcset="https://elazigdagucluhabergazetesi.com/wp-content/uploads/2025/05/04733ff9-efe9-4ebf-a977-5ea1e1bb55b6.jpg 2x" alt="Metin Akgün" class="avatar avatar-150 wp-user-avatar wp-user-avatar-150 photo" /><figcaption id="caption-attachment-13280" class="wp-caption-text">METİN AKGÜN</figcaption></figure>
<p>Yaşamın Ana Ekseninde Hedefimiz Ne Olmalı? Sorusuna dönük dostlar ile yaptığım sohbete dayalı benimle paylaşılan hususlara değinmiştim.<br />
Anasınıfı öğrencisi ile yaptığım bir sohbette ilk anda tereddütsüz verdiği ve coşku dolu cevabı “Mutlu Olmak” demesinden etkilenmiş, bir yetişkinler bu sürecin hangi noktasında olduğumuza dönük, &#8216;Yaşam Memnuniyeti Araştırması&#8217; TÜİK verilerini değerlendirmiş;<br />
TÜİK&#8217;in Yaşam Memnuniyeti Araştırması sonuçlarına göre, mutluk oranlarında 2023 yılında %52,7 iken 2024 yılında 3,1 puan azalarak %49,6 düştüğüne;<br />
Kadınlarda mutluluk oranının yüzde 52,3 iken, erkeklerde yüzde 46,9 olduğuna dikkat çekmiş,</p>
<p>“İnsanlar Neden Mutsuz Olurlar?” sorununu literatürde araştırma verilere dayalı önceki yazımızda gruplandırdığımız başlıkları ele alarak gönül dostlarıyla sohbet ettiğimi belirtmiş,<br />
literatürde yer alan başlıkların gönül dostlarının tespitleri arasında yer alan boyutlarına işaret ederken, gönül sohbetlerini ele alarak değerlendirmeye başlamıştım.<br />
Bu tespitlere zemin olan değerlendirmelere devam edeceğim;<br />
4. Kıskançlık<br />
Endişeden sonra mutsuzluğun en büyük sebeplerinden biri de kıskançlıktır. Kıskançlık demokrasinin temelidir (Herakleitos). Demokratik teorilere hareket enerjisi veren tutku da, kıskançlık tutkusudur. Alelade insan yaradılışının özellikleri içinde kıskançlık en fenasıdır; fesat kimse, yalnız kötülük yapmakla kalmaz, bu kıskançlığı yüzünden kendisi de mutsuz olur. İyi ki, insan yaradılışında bu duyguyu etkisiz kılacak başka bir duygu, hayranlık duygusu vardır. İnsanoğlunun mutluluğunu artırmak isteyen kimseler, kıskançlığı azaltıp, hayranlığı artırmaya bakmalıdırlar. Kişi kıskançlık duygularının sebeplerini anlamakla, kıskançlığın tedavisi yolunda büyük bir adım atmış olur. Her zaman kıyaslamalar yaparak düşünme alışkanlığı, çok kötü bir alışkanlıktır. Hoş bir şey olunca, bu hoş şeyin sonuna değin zevkini çıkarmalı; başka bir kimsenin elde ettiği kadar hoş olmadığına bakmamalıdır.</p>
<p>Gereğinden fazla alçak gönüllüğün, kıskançlıkla büyük bir ilgisi vardır. Bu yüzden kıskançlığa, kıskançlık yoluyla mutsuzluğa ve kötü niyetliliğe çok eğilimli olurlar. Ulaşmamıza imkân olmadığına inandığımız bir iyi talihe kıskançlık duymayız. Kıskançlığı azaltma yollarından biri de, yorgunluğu azaltmak ve içgüdüyü doyurucu bir yaşama sağlamaktır.</p>
<p>5. Günah Duygusu<br />
Mutsuzluklarının en önemli psikolojik sebeplerinden biridir “GÜNAH” duygusudur. İnanç ekseninde başlayan, toplumsal takip ile şekillenen bu duygu bireyde vicdanı etkiler ve bu yönde bütün duyguları tetikler… Bir kimsenin vicdanı sızladığı zaman, gerçekte ne olduğunu düşündük mü hiç?<br />
Vicdan kelimesi birçok değişik duyguları kaplar; bunların en basitiyse, sırrımızın keşfedilmesi korkusudur. Bu duyguya çok yakından bağlı bir duygu da sürüden kovulma korkusudur. Akla uygun bir ahlak kuralına göre; kendimize ya da başkalarına sonradan acı çektirmemek şartı ile bir kimseye zevk vermek, hatta kendimize zevk vermek iyi bir şeydir.<br />
Aksi davranışların sonuçları da ağır olmaktadır. Aksi denebilecek her davranışın yarattığı olumsuzluk, bireyde zihni yorgunluğu tetiklerken, yaşam alanına dönük (değer/ahlak alanlarında) bilgi ve değer eksikliklerimizin tetiklemesiyle de gönül dünyamızda bu yük artar&#8230;<br />
Sonuç “MUTSUZLUK” olarak yaşanır. Bu eksikliğin giderilmesi, doğrudan eğitim sürecinin ana ekseninde yer almalıdır. Eğitim ile çözülmesi gereken öncelikle sorun kümesi olduğunu düşünüyorum.<br />
Eğitim, bireye; anlayışlı ve hoş görür olmasını, dengeli ve kendine güvenir yeterliğini kazandırmalıdır. Yine bu süreçte; bireye nefret ve kıskançlığı en az dereceye indirme çaresini bulma yeterliğinin kazandırılması yönünde planlı ve stratejik çalışmalar yapılmadır. Bu çalışma alanının, mantıksal psikolojinin ödevlerinden biri olduğuna dikkat çekeriz&#8230;<br />
Unutmamak gerekir ki; gerçekten doyurucu olan bir mutluluk amaçlanıyorsa, bütün yeteneklerimizin tam olarak kullanılması ve içinde yaşadığımız dünyanın hiç eksiksiz anlaşılmasıyla mümkün olacağını düşünüyoruz&#8230;</p>
<p>6. Saplantılı kaygılarımız<br />
Herkesin bize tekme attığını/atabileceğini, bunun için sürekli teyakkuz durumda olmamız gerektiğini düşündüğümüz sürece mutlu olmamız pek mümkün değildir. Birey bulunduğu ortamda nasıl dedikodu ediyorsa, başkalarının da kendisi hakkında dedikodu etmekte olduğunu hiç akıllarına getirmemektedirler. Bu davranış, aşırı dereceye vardırıldığında, psikolojik depresyon davet edilir ki, bu hal bireyde işkence saplantısına yol açabilir.<br />
Gözden kaçırdığımız bir hal de; işkence saplantısının kökünün, kendi meziyetlerimizi olduklarından büyük görmemizdir.<br />
Sık sık karşılaşılan başka bir işkence saplantılı kurbanı da, istemedikleri halde insanlara her zaman iyilik eden ve onlardan hiçbir minnettarlık görmeyince de şaşıp dehşete düşen hayırsever tiptir.<br />
Unutmamak gerekir ki; “Hükmetme Aşkı” sinsidir, birçok kılığa girer ve çoğu zaman başkalarına karşı iyi davranışımızdan aldığımız zevkin kaynağı olur.<br />
Farkında olmadan kendi psikolojimize zara vermemek, kendimize işkence denebilecek psikolojiye düşmemek için;<br />
1) Kendi meziyetlerinizi gözünüzde büyütmemeniz, gerektiğini<br />
2) Kendinize karşı ilgi duyduğunuz kadar başkalarından ilgi beklememeniz,<br />
3) İnsanların çoğu, durmadan size işkence yapmayı isteyecek kadar sizi düşünmeyeceklerini gözden kaçırmamak gerek…<br />
Unutmayalım ki<br />
Bütün vaktini başkalarının karnını doyurmaya harcayıp da kendini beslemeyi unutan kişi yok olur.<br />
Hiç kimseden, yaşama tarzını başka bir kimse uğruna temelden değiştirip bozması beklenmemelidir.<br />
Gerçek ne kadar tatsız olursa olsun, kendimiz ile yüzleşmeli, kendimize dürüst olarak, ciddi bir öz değerlendirme yapabilmeli, yaşayışımızı öz değerlendirme verilerine dayalı düzenlemeliyiz.</p>
<p>7. Yaşadığımız Toplumda Kabul Edilmeme Kaygısı/Halk Oyu Korkusu<br />
Yaşayış tarzları ve dünya görüşleri, kendileriyle toplumsal bağlar kurdukları ve özellikle birlikte yaşadıkları kimselerce iyi karşılanmayan pek az kimse mutlu olabilir. Hemen herkes için mutluluğun şartı, çevrenin kendisinden hoşnut olmasıdır.<br />
Halk kendi düşüncesine aykırı davranandan çok, halkoyundan korkana karşı zorbalık eder. Bu toplumsal bir reflekstir. Toplumda bireyler, geleneklere aykırı davranışlara kızarlar. Bu davranışların kendilerine karşı yapıldığını kabul ederler…<br />
Toplumun gelenekleriyle uyuşamayan kimseler alıngan, tedirgin ve huysuz olma eğilimindedir.<br />
Bir insanın açlık ve cezaevine düşmeyecek kadar halkoyuna saygı göstermesi toplumsal yaşam açısından önemli bir kıstastır. Ancak bu süreçte yaşanan abartı, zulmü tetikler ki, bu aşırılık, bundan fazlası, zorbalık karşısında gönüllü olarak boyun eğmek demektir. Bu hal kişinin mutluluğunu olumsuz etkiler, mutluluğunu ciddi oranda zedeleyebilir.<br />
Sadece insanlar doğal olmalı ve anti sosyal olmamak şartı ile içten gelen zevklerine ilgi göstermeli, bu duygularını bastırmadan gönül dünyasında mutluluk alt yapısını oluşturmalıdır.<br />
Aynı zevk ve düşünceden olan insanların birbiriyle bağlantılar kurmasıyla da mutluluk artar. Halkoyu korkusu, her türlü korku gibi, ezici ve gelişmeyi engelleyicidir. Mutlu olabilmemiz için, yaşayış tarzımızın derin iç tepkilerimizden doğması ve tesadüfen komşu, hatta akrabamız olmuş kimselerin rasgele zevk ve isteklerine bağlı olmaması gerekir.</p>
<p>Hoşgörürlüğün arttırılması için en iyi yol ise, gerçek mutluluğun tadını çıkaran kimselerin çoğaltılması ve böylece en büyük zevkleri insan kardeşlerine acı çektirmek olan kişilerin sayıca azaltılmasıdır. Bunun eğitimde çözümlenebilecek bir sorun olduğunu düşünüyoruz.</p>
<p>“İnsanlar Neden Mutsuz Olurlar?” sorununu literatürde yer alan, araştırma verilerine dayalı gruplandırdığımız başlıkları da göz önünde bulundurarak, “Mutlu Olmak İçin Ne Yapalım” sorumuza cevap arayacağız…</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yaşamın Ana Ekseninde Hedefimiz Ne Olmalı? (2)</title>
		<link>https://elazigdagucluhabergazetesi.com/2025/08/04/yasamin-ana-ekseninde-hedefimiz-ne-olmali-2/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Metin Akgün]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 04 Aug 2025 20:44:15 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Elazığ]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://elazigdagucluhabergazetesi.com/?p=13984</guid>

					<description><![CDATA[Bir önceki yazımızda; Yaşamın Ana Ekseninde Hedefimiz Ne Olmalı? Sorusuna dönük dostlar ile yaptığım sohbete dayalı benimle paylaşılan hususlara değinmiştim. Anasınıfı öğrencisi ile yaptığım bir sohbette ilk anda tereddütsüz verdiği..]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<figure id="attachment_13280" aria-describedby="caption-attachment-13280" style="width: 150px" class="wp-caption alignleft"><img loading="lazy" decoding="async" src="https://elazigdagucluhabergazetesi.com/wp-content/uploads/2025/05/04733ff9-efe9-4ebf-a977-5ea1e1bb55b6-150x150.jpg" width="150" height="150" data-srcset="https://elazigdagucluhabergazetesi.com/wp-content/uploads/2025/05/04733ff9-efe9-4ebf-a977-5ea1e1bb55b6.jpg 2x" alt="Metin Akgün" class="avatar avatar-150 wp-user-avatar wp-user-avatar-150 photo" /><figcaption id="caption-attachment-13280" class="wp-caption-text">METİN AKGÜN</figcaption></figure>
<p>Bir önceki yazımızda; Yaşamın Ana Ekseninde Hedefimiz Ne Olmalı? Sorusuna dönük dostlar ile yaptığım sohbete dayalı benimle paylaşılan hususlara değinmiştim.<br />
Anasınıfı öğrencisi ile yaptığım bir sohbette ilk anda tereddütsüz verdiği ve coşku dolu cevabı “Mutlu Olmak” demesinden etkilenmiş, biz yetişkinlerin ne düşündüklerini merak etmiş, sohbetlerimle aydınlanmaya çalışmıştım.<br />
Bu süreçte; TÜİK’in &#8216;Yaşam Memnuniyeti’ araştırmasını incelemiştim.<br />
TÜİK&#8217;in Yaşam Memnuniyeti Araştırması sonuçlarına göre, mutlu olduğunu beyan eden 18 ve üzeri yaştaki bireylerin oranı, 2023 yılında %52,7 iken 2024 yılında 3,1 puan azalarak %49,6 olduğu,<br />
2024&#8217;te mutlu olduğunu beyan eden bireylerden; kadınlarda mutluluk oranının yüzde 52,3 iken, erkeklerde yüzde 46,9 olduğu tespitlerini önemli bulmuş, “İnsanlar Neden Mutsuz Olurlar?” sorununun toplumsal sorun kabul edilerek, öncelikli çözüm aranması gereğini dikkat çekmeye çalışmıştım…<br />
Bu temel sorunun, devlet kurum ve kuruluşlarının gündemine dahil edilerek çözüm sürecine işlev kazandırılması düşündüğümüzden, “Kalite Yönetimi” ekseninde bakılarak, toplum katmanlarında veri temelinde tespitlerin SWOT analiz verilerine dayalı yapılması gereğine dikkat çekerken, geleceğe yönelik plan ve strateji oluşturularak, çözüm yönünde işi tesadüflere bırakmaması gereğine dikkat çekmiştim.<br />
“İnsanlar Neden Mutsuz Olurlar?” sorununu literatürde yer alan, araştırma verilerine dayalı gruplandırdığımız başlıkları ele alarak gönül dostlarıyla sohbet ettiğimde, literatürde yer alan başlıkların gönül dostlarının tespitleri arasında yer alması da bir başka güzellikti…<br />
Bu tespitlere zemin olan gönül sohbetlerini ele alarak değerlendiğimde;<br />
1. Rekabet<br />
Ellerindeki ile yaşamak, onlara düşman karşısında birliğini bırakıp kaçmak gibi utanç verici bir algı oluşturduğunu fark ettim. Bir iş adamının başarı kriterinin kazandığı “PARA” miktarına eşitlendiği, toplumsal statünün para geliriyle belirlendiği, bu açıdan bütün değerlerin önceliğinde “Para” olduğu, buna dayalı rekabetin öncelendiği görülmektedir.<br />
Başarının, mutluluğun sadece bir unsuru olduğu ve eğer bütün diğer unsuların feda edilmesi pahasına elde edilmişse, çok pahalıya mal olduğu hususunun göz ardı edildiği eğitim sürecinde ihmal edilmektedir.<br />
Bir kimseye başarı sağladıktan sonra, bununla ne yapacağı öğretilmedikçe, başarının mutsuzluğu tetiklemesinin önlenemez olduğunu düşünüyorum&#8230;</p>
<p>2. Can Sıkıntısı ve Heyecan<br />
Can sıkıntısına, dolayısıyla “MUTSUZLUĞA” yol açan etkenlerden biri de; çocukluk döneminde başlayan, ailenin onda farkında olmadan tetiklediği geleceğe dönük hayal dünyasıyla yaşanan hal arasındaki aykırılıktır. Bu aykırılık bireyde “Can Sıkıntısı” olarak yaşanır.</p>
<p>Can sıkıntısı için başka bir ortam da, kişi yeteneklerinin tam olarak kullanılamadığı durumlardır. Can sıkıntısı aslında bir olaylar özlemidir, hem de yalnız hoşa gidecek olaylar değil bunalım kurbanının bir günü öbüründen ayırt etmesine yardım edecek herhangi bir olay özlemi gibidir.</p>
<p>Gözden kaçırmamak gerekir ki; büyük başarılar, devamlı çalışmalarla elde edilebilir; hem de öylesine meşgul edici bir çalışma ki, insanda yorucu eğlencelere dalmak için enerji bırakmaz.</p>
<p>Bir çocuk, tıpkı bir filiz gibi, en iyi şekilde, yeri değiştirilmemekle gelişir. Mutlu bir yaşama, büyük ölçüde, sakin bir yaşama ile mümkündür; çünkü gerçek hoşnutluk, ancak sakin bir atmosferde gelişebilir. Bu farkındalık da eğitim sürecinde ihmal edilmekte olduğunu düşünüyorum. Çünkü bu değer de anlatılarak değil, yaşayan doğru modeller ile kazanılabilir…</p>
<p>3. Yorgunluk<br />
Dinlenmemize rağmen kendini yorgun hissetmemizin derin psikolojisinin mağduriyetini yaşamaktayız kabullenmesek de… Niçin diye düşünmek bile işimize gelmiyor nedense… Yorgunluk yaratan sebeplerden biri de sürekli yabancılarla karşılaşmamızdır. Tanıdık, tanımadık olsun insanlar ile sağlıklı iletişim kurma yeterliğimiz, psikolojik yorgunluğu atmamıza temel teşkil eder.<br />
Akıllı insan, dertleri üzerinde, gerektiği zaman düşünür; başka zamanlarda ise başka şeyler düşünür; gece hiçbir şey düşünmez.<br />
Aldığımız eğitim sürecinde akletmeyi öğrenmedik, çünkü buna yönelik eğitim süreci yaşamdık…<br />
Düzenli çalışan bir beyin de, herhangi bir problemle, gerektiği zaman, yeterince uğraşır; her an ve yetersizce uğraşmaz. Kararsızlık kadar yorucu ve boşuna bir şey yoktur.<br />
Üzüntüye sebep olan şeyin önemsizliğini fark etmek suretiyle, birçok endişeler ortadan kaldırılabilir. Düşünce ve umutlarını, benliğinin üstünde bir şeye yöneltebilen bir kimse, dünyanın alelade dertlerinde, tam anlamıyla bencil kimse için mümkün olmayan bir huzur bulabileceğine dikkat çekmek isterim.<br />
Bugünkü yaşamda yorgunluğun önemli olan tipi, duygusal yorgunluktur. Duygusal yorgunluğun en olumsuz yönü, dinlenmeye engel oluşu olduğunu hiç düşündük mü?<br />
Bu süreçte en önemli problemlerden bir de duygusal tedirginliktir ki, bu tedirgin olma hali sinir bozukluğunu da tetikler…<br />
Gözden kaçırmamak lazım ki, “her şeyi zamanında düşünmek en önemli başlangıçtır…<br />
Sürekli endişeli olmak, ağır bir travmayı tetikler ki, kabullenmediğimiz KORKU şeklidir. Korkunun bütün şekilleri ise ağır bir yorgunluk doğurur. Her çeşit korku; korkuyla yüz yüze gelmekten sakınma sonucu, daha ağırlaşır, sürekli artarak devam eder&#8230;<br />
Her çeşit korku karşısında yapılacak en doğru iş; bu korku üzerinde, mantıklı ve sakin olarak, ama büyük bir dikkat toplanmasıyla düşünmek; korku ve konusunu her yönüyle tanıyıncaya değin düşünmektir. Bu süreç cinsiyet ötesi durum olup, unutmamak gerekir ki; cesaret arttıkça endişe azalacak ve böylece yorgunluk da hafifleyecektir.<br />
“İnsanlar Neden Mutsuz Olurlar?” sorununu literatürde yer alan, araştırma verilerine dayalı gruplandırdığımız başlıklara dayalı değerlendirmelerimize bir sonraki yazımızda<br />
devam etmek üzere esen kalın diyorum.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yaşamın Ana Ekseninde Hedefimiz Ne Olmalı? (1)</title>
		<link>https://elazigdagucluhabergazetesi.com/2025/07/12/yasamin-ana-ekseninde-hedefimiz-ne-olmali-1/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Metin Akgün]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 12 Jul 2025 21:00:55 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Uncategorized]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://elazigdagucluhabergazetesi.com/?p=13844</guid>

					<description><![CDATA[Bir öğretim yılı daha bitti. Çocuklarımızı yetiştirirken odaklandığımız “SINAVLAR” da bitti ve sonuçlar da açıklanmaya başladı. Sonuçlara dayalı bireysel ve aile tabanlı sevinmeler, üzülmeler, kırılganlıklar, buna bağlı kırmalar devam edecek..]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<figure id="attachment_13280" aria-describedby="caption-attachment-13280" style="width: 150px" class="wp-caption alignleft"><img loading="lazy" decoding="async" src="https://elazigdagucluhabergazetesi.com/wp-content/uploads/2025/05/04733ff9-efe9-4ebf-a977-5ea1e1bb55b6-150x150.jpg" width="150" height="150" data-srcset="https://elazigdagucluhabergazetesi.com/wp-content/uploads/2025/05/04733ff9-efe9-4ebf-a977-5ea1e1bb55b6.jpg 2x" alt="Metin Akgün" class="avatar avatar-150 wp-user-avatar wp-user-avatar-150 photo" /><figcaption id="caption-attachment-13280" class="wp-caption-text">METİN AKGÜN</figcaption></figure>
<p>Bir öğretim yılı daha bitti. Çocuklarımızı yetiştirirken odaklandığımız “SINAVLAR” da bitti ve sonuçlar da açıklanmaya başladı. Sonuçlara dayalı bireysel ve aile tabanlı sevinmeler, üzülmeler, kırılganlıklar, buna bağlı kırmalar devam edecek gibi….</p>
<p>Bu kadar çok mu önemli… Hayatın başında olunan bir süreçte, hayatımızın, nefsimizden çok sevdiğimiz çocuklarımızın hayatlarının ana eksenine oturttuğumuz “SINAV” gerçekten çok mu önemli?</p>
<p>Bu soruya dönük çok düşündüm, sorguladım… Yaradılışımız ile bize tanımlanan hayatımızın ana eksenini ne olmalı diye… Hayatın baharında, üniversite öğrenimi devam ederken, kendi canına kıyan gençleri düşündüm. Sebep ne olabilir… Neden, niçin derken, saatler su gibi akarken, net cevap verilemeyen sürecin, suskunluğun bedeli ağır oluyor dedim ve “HAYAT” nedir diye düşündüm derin derin&#8230;</p>
<p>“Önemli olan hayatınızdaki yıllar değil, yıllarınızdaki hayattır” demiş Paul Auster. Bu tespite dayalı öneriyi okuduktan sonra çok düşündüm. Düşündüklerimi sürece dönük sorgularken, çevremde de özel sohbetlerimde beraber olduğum dostlara da sorgulamalarını istedim ve onların açıklamalarını, gerekçelerini dikkatle dinledim…</p>
<p>Bu süreçte şunu fark ettim ki; yaşam dediğimiz süreç, birey ekseninde anlatılan ve birey ekseninde inandığımız hikâyelerden ibaret. Ancak anlatılan hikâyeler, mekânlar, insanlar hep dumanlı nedense… İlginç olan ise bunu sorgulamadan kabule olan yatkınlığımız…</p>
<p>Gözden kaçan bir şey var ki; bize verilen ömür en önemli kaynağımız. Hepimizin her günü 24 saat… Bu zaman süresi kişiden kişiye göre de değişmiyor. 24 saat sabit. Bu sınırlı zaman diliminin önemli bir kısmı uyku, çalışma, yeme-içme vb. ihtiyaçlarımız için kullanıyoruz&#8230; Kalan sınırlı zamanda ise bireysel tercihlere dönük bir şeylere yöneliyor, onları tercih ediyor ve seçiyoruz…</p>
<p>Bu tercihlerimize dayalı seçtiklerimiz; bir insan olabilir. Sevdiğimiz bir spor faaliyeti veya bir eğlence olabilir. Ya da ekranların başında tembellikle geçirilen zaman da olabilir. Çok az da olsa kitap okuma, yazma veya bir gönül dostuyla yüz yüze, kalbi derinlikte karşılık bulan sohbet etme olabilir…</p>
<p>Ancak son zamanda değişen süreçte büyük ve ya küçük ekranlar karşısında, sanal dünyada harcanan süreç…</p>
<p>Bütün bu seçeneklerin sonucunda “HEDEF NE” diye düşündük mü hiç?<br />
Anasınıfı öğrencisi ile yaptığım bir sohbette ilk anda tereddütsüz verdiği ve coşku dolu cevabı “Mutlu Olmak” demişti…</p>
<p>Sahi bu satırları okurken, bu soruyu kendinize sorar mısınız? Sorunuza verdiğiniz cevap da sizde, gönül dünyanızda kalsın…</p>
<p>Bu soruya yönelik &#8216;Yaşam Memnuniyeti Araştırması&#8217; TÜİK verilerini değerlendirdiğimizde;<br />
TÜİK&#8217;in Yaşam Memnuniyeti Araştırması sonuçlarına göre, mutlu olduğunu beyan eden 18 ve üzeri yaştaki bireylerin oranı, 2023 yılında %52,7 iken 2024 yılında 3,1 puan azalarak %49,6 olduğu,</p>
<p>TÜİK&#8217;in yaşam memnuniyeti araştırması sonuçlarına göre, 2024&#8217;te mutlu olduğunu beyan eden bireylerden; kadınlarda mutluluk oranının yüzde 52,3 iken, erkeklerde yüzde 46,9 olduğu,</p>
<p>TÜİK&#8217;in &#8216;Yaşam Memnuniyeti Araştırması&#8217; verilerine göre Türkiye&#8217;nin en mutsuz illeri açıklandığında; 2024 yılı sonuçlarına göre en mutsuz şehrin Diyarbakır olduğu, listede 4 Karadeniz şehri olduğu, Türkiye&#8217;de mutsuzluk oranı, insanların yaşam kalitesine dair önemli bir gösterge olarak öne çıktığı da dikkat çekiyor…<br />
Sürece baktığımızda yaşamın ana ekseninde hedefin “MUTLULUK” olması gerekirken, geçen süreçte her geçen gün mutsuzluğa kayış olduğu, aile yapımızın da bu süreçten etkilendiği, istiklal ve istikbalin teminatı olan çocuklarımızın da bu gelişmeden pay sahibi olarak mutsuzluğa kaydıkları bir gerçek iken, bu olumsuz gelişme kimin gündeminde diye sormamak elde değil… “Aile Yılı” olarak ilan edilen bir süreçte bu hususun çok özel ve öncelikli olarak araştırılması gerektiğini düşündürüyor.</p>
<p>Gönül dostlarıyla yaptığım sohbette, TÜİK&#8217;in &#8216;Yaşam Memnuniyeti Araştırması&#8217; verilerine dayalı sorduğum bir diğer soru da; “İnsanlar Neden Mutsuz Olurlar?” sorusuydu…</p>
<p>Sahi bu satırları okurken, bu soruyu da kendinize sorar mısınız? Bu sorunuza verdiğiniz cevap da sizde, gönül dünyanızda kalsın diyerek devam edersem;<br />
Bu soruyu düşünmemek elde değil, toplumda yaşanan kaosa kayış, aile için dağılma sürecinin toplumsal yansımalarını görünce…</p>
<p>“Mantık, mutluluğa ambargo konmasına karşıdır.”<br />
Lord Byron bir şiirinde;<br />
“Ve akıllılık nedir bilmek, delilik ve çılgınlık nedir bilmek için yanıp tutuştum; anladım ki bu bile ruh tedirginliği.<br />
Zira çok bilmede çok dert var ve bilgiyi arttıran üzüntüyü arttırır.” Diyor…</p>
<p>Farkında olmadan yuvarlanmakta olduğumuz Mutsuzluğun sebebi nedir?<br />
Mutsuzluk, başlıca ruhsal problemler, stres, kaygı, takıntı, korku, depresif ruh hali, kararsızlıklar, endişeler, çelişkiler, öfke gibi daha birçok sebebin tetiklenmesiyle meydana gelir.<br />
Öncelikli olarak, kişi mutsuzluğunun altında yatan diğer sebepleri ve duyguları ayrıştırmalıdır.<br />
Sürece “Kalite Yönetimi” ekseninde bakmak gerektiğini, doğru tespitin de toplum katmanlarında veri temelinde tespitler yapılarak, yapılan SWOT analiz verilerine dayalı, geleceğe yönelik plan ve strateji oluşturularak, çözüm yönünde işi tesadüflere bırakmamak gerektiğini düşünüyorum.</p>
<p>Literatürde yapılan çalışmalarda belirlenen başlıklara bakıldığında;<br />
1. Rekabet<br />
2. Can Sıkıntısı ve Heyecan<br />
3. Yorgunluk<br />
4. Kıskançlık<br />
5. Günah Duygusu<br />
6. İşkence Saplantısı<br />
7. Halk Oyu Korkusu</p>
<p>Gibi başlıklar olduğu görülmektedir.<br />
Her bir başlık, bağımsız bir konu olup, her bir ile ilgili spesifik (özellikli) araştırmalar yapılarak, durum tespitine dayalı, rasyonel çalışma/iyileştirme ekipleri oluşturularak sürecin başlatılması gerektiğini düşüyorum…</p>
<p>Konunun devamını, mutluluğa yöneliş ekseninde bir başka yazımızda devam etmek üzere esen kalın diyorum.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>DENGE</title>
		<link>https://elazigdagucluhabergazetesi.com/2025/05/02/denge/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Metin Akgün]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 02 May 2025 20:30:35 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Uncategorized]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://elazigdagucluhabergazetesi.com/?p=13281</guid>

					<description><![CDATA[Allah’u Teâlâ, kâinatta var olan her şeyi; bir düzen, nizam ve intizam içinde yaratmıştır. Bu düzeni kuran ve yöneten mutlak güç olan Allah’u Teâlâ kozmik bilimin, zaman içinde ancak anlayabildiği..]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<figure id="attachment_13280" aria-describedby="caption-attachment-13280" style="width: 150px" class="wp-caption alignleft"><img loading="lazy" decoding="async" src="https://elazigdagucluhabergazetesi.com/wp-content/uploads/2025/05/04733ff9-efe9-4ebf-a977-5ea1e1bb55b6-150x150.jpg" width="150" height="150" data-srcset="https://elazigdagucluhabergazetesi.com/wp-content/uploads/2025/05/04733ff9-efe9-4ebf-a977-5ea1e1bb55b6.jpg 2x" alt="Metin Akgün" class="avatar avatar-150 wp-user-avatar wp-user-avatar-150 photo" /><figcaption id="caption-attachment-13280" class="wp-caption-text">METİN AKGÜN</figcaption></figure>
<p>Allah’u Teâlâ, kâinatta var olan her şeyi; bir düzen, nizam ve intizam içinde yaratmıştır. Bu düzeni kuran ve yöneten mutlak güç olan Allah’u Teâlâ kozmik bilimin, zaman içinde ancak anlayabildiği ilkelerle, yapabildiği açıklamalarla anlaşılabilir kılmaktadır.<br />
Allah (c.c.) Rahman suresinde; “Göğü Allah yükseltti ve mîzanı (dengeyi) O koydu. Sakın dengeyi bozmayın.” (Rahman / 7-8) derken, “…yeryüzündeki ve toplum hayatındaki &#8220;hak&#8221; kavramı ile evrenin yapısı ve düzeni arasında ilişki kuruluyor. Aynı yaklaşımla hak kavramı ile soyut anlamdaki &#8220;gök&#8221; arasında da bağ kuruluyor. Çünkü yüce Allah&#8217;ın vahyi ve hayat sistemi, soyut anlamı ile gökten iniyor. Bu bağ kurulurken göğün somut anlamı da gözetilmiştir. Çünkü evrenin hayallere sığmaz büyüklüğü ile istikrarı yüce Allah&#8217;ın buyruğunu ve gücünün sınırsızlığını simgeler. Böylece göğün bu iki anlamı çarpıcı mesajları ve uyarıcı çağrışımları ile insan idrakinde buluşmuş, çakışmış olur.”<br />
“Uzun sürelerden beri yeryüzünde yaşadığımız için, bu gezegenin şartları ile ve görüntüleri ile içli-dışlı olduğumuz için, kendimiz de bu gezegenin sakinleri arasında bulunduğumuz için, bütün bu sebeplerden ötürü, bu yeryüzünü canlıların &#8220;ayakları altına seren&#8221; güçlü elin etkisini fark edemiyoruz. Bu güçlü el yeryüzünde huzur, istikrar ve rahatlık içinde barınmamızı sağlamıştır. Ama biz ne bu konforun, ne keyfini sürdüğümüz istikrarın olağanüstü anlamının ve ne de bu gezegende bize bağışlanan sayısız nimetlerin bilincinde değiliz. Yalnız zaman zaman bazı yanardağlar lav ve kül püskürtüyor, yer yer deprem felaketleri oluyor da ayaklarımız altındaki güvenle basmaya alıştığımız toprak sarsılıyor, dalgalanıyor, altüst oluyor. İşte ancak o zaman şu yeryüzünde yüce Allah&#8217;ın bir nimeti olarak keyfini sürdüğümüz istikrarın, dengenin ne demek olduğunu anlıyoruz.” (Fizilali’l-Kur’an).<br />
Mikrokozmozda da, makrokozmozda da dengenin nirengi noktası “cazibedir”. Atomda da, atom altı parçacıklarda da merkezde var olan etrafında var olma mücadelesidir varlığın esrarı…Yaradılışın temelinde var olan önemli bir gerçeklik de; yaratılan her şeyin zıddı ile yaratıldığıdır. Yaratılan her şey zıddı ile anlam kazanır. Gündüz gece ile, soğuk sıcakla, varlık yoklukla, canlı cansız ile, erkek dişiyle, güzel çirkin ile, helal haramla, günah sevapla ile, dünya ahiret ile anlam kazanır. Zıddının olmadığı halde, yaratılan anlamını yitirmez mi? Bir anda…O halde, hoşumuza gitmese de zıddına karşı olmak yerine, nefisimizin sınavında kullanmak, yararlanmak suretiyle iyi ki var deyip hamd etmek gerekmez mi aslında…Dengeyi bozmak yaradılışın bozulması olur ki, doğada da bireyde de felaket denebilecek sonuçları tetikleyebilir…<br />
İnsan, bulunduğu ortamla sürekli irtibat halindedir. Bu irtibatta insanlar, doğal ortama bir şeyler kazandırdığı gibi, ekini ve nesli yok etmek, suyu ve havayı kirletmek, bilinçsizce ağaç kesmek ve avlanmak suretiyle bulunduğu çevreye zarar da verebilmektedir.<br />
Kendi emeği ile oluşturduğu bu sonucun bütün olumsuzluğunu yine insan yaşarken, doğanın tepkisi altında ezilen de kendisi oluyor farkında olmadan…Küresel ısınmadan, ozon tabaksının delinmesinin doğuracağı tehlikenin her geçen gün büyümesine, genetiği değiştirilmiş organizmaların tüketilmesinin doğurduğu, henüz tam farkında olunmayan hastalıklardaki artışın doğuracağı tehlikelerden, temiz su bulmada yaşanacak daralmadan, nükleer rekabetin insanlığın sonunu getireceği tehlikelere… Başlangıçta temiz niyetlerle de olsa, masum uygulamalar kapsamında kentlerin imarında yapılan küçük hatalar ile dere yatağına verilen imar izinleri karşısında doğanın aldığı intikam sonucunda kaybedilen canlara kadar…<br />
Oysa; Kur’an-ı Kerimde Allah-u Teala şöyle buyurmaktadır. “İnsanların kendi işledikleri (kötülükler) sebebiyle karada ve denizde bozulma ortaya çıkmıştır. Dönmeleri için Allah, yaptıklarının bazı (kötü) sonuçlarını (dünyada) onlara tattıracaktır.”(1)Allah (c.c.) “O Allah ki seni yarattı, seni düzgün ve dengeli kılıp, ölçülü bir biçim verdi.” (İnfitar 82/7.) Derken, insanın doğadaki dengeye duyarlı olması gerektiği ikazları yanı sıra, yaradılışındaki dengeyi de gözetmesi gerektiğine ikazdır aslında…Bilim insanda dört denge unsurundan bahseder. Bu unsurlar, biyolojik, psikolojik, ruhsal ve zihinsel dengelerdir. İnsanın; sevinç ve korku, gayret ve hırs, gıpta ile haset, korku ile ümit, öğrenme ve öğrendiklerini hayata geçirme, bilgi–bilinç, duygu duygusallık arasındaki dengeyi yakalaması için(4) gönül dünyasında dengeyi yakalaması gerekmektedir.<br />
Müminûn Suresi 97. Ayet, Hicr Suresi 56. Ayet, Rad Suresi 28. Ayetlerde; “…her tür kışkırtmalarından Allahá sığınmak gerektiği, Allah&#8217;ın rahmetinden ümit kesilmeyeceğini, kalplerin Allah&#8217;ı anmakla huzura kavuşacağı uyarıları noktasından” bakıldığında insanı motive edici, psikolojisini düzenleyici ip uçları olduğu görülür.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
